Fıkıh İlmi Ne İdi Ne Oldu?

Fıkıh İlmi Ne idi?

Ne Oldu?

 

         Aslında günümüzde mesele açıklarken uzun uzadıya yazmak moda oldu. Hayır. Kaidevi konuşmak en iyisi. Bu da bir tehlikeyi beraberinde getirmiyor değil aslında:”hükmetmek”

         Lakin uzun uzadıya yazmak ne kadar hoşumuza gitmese de bir kavram açıklanırken illa ki kavrama analitik bir bakış atmak gerek.

         Fıkıh… Bu günün lügatlerinde: “ince anlayış, ahkam-ı islamiyye(İslam hukuku), fetva ilmi”. Ben ise ihya-u ulumid din de İmam-ı Gazali ks ‘nin fıkıh hakkındaki açıklamalarını beyan-u tahlil etmek istiyorum.

         Çok mütessir olduğum bir konu idi, çokca da arz etmeye çalışıyorum yazılarımda: ” kavramlar bilinmiyor, tartışılıyor, yozlaştırılıyor” diye. Ben sanırdım ki sadece eskilerin atideki insan dedikleri insanlar, yani bizler bunu yapıyoruz. Meğer öyle değilmiş. Kavramların karıştırılması, yozlaştırılması taa İmam Gazali devrinde de varmış (bkz: ihya-u ulumid din/shf:104-10 8)

         Fıkıh terimi de bunlardan birisiymiş. Duyunca şok derecesinde şaşırdım. Düşünsenize ahkam-ı islamiyye’yi cami ve havi bir kavram meğer yozlaşa yozlaşa bu tanımı kazanmış… Bir nevi suni…

         İmam Gazali’nin ihya’sında fıkhın ilk manalarını “korku” ve eksenli mevzuat olarak veriyor. Çok güzel ayetler ve hadisler ile… şöyle ki:

 

<<Yemin olsun ki cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık.Onların kalbleri vardır, fakat bu kalb ile gerçeği anlamazlar.Gözleri vardır fakat onlarla görmezler.Kulakları vardır fakat onlarla nasihat dinlemezler.İşte bunlar hayvanat gibidir.Doğrusu daha sapık ve daha aşağıdırlar.Gafil olanlarda işte bunlardır. (El-Araf /179)>>

 

müteakib

 

Allah Rasulu şöyle buyurdu:

-size tam fakih olandan haber vereyim mi?

sahabe-i kiram:

-Evet ya Rasulallah! Bize tam fakih olanı bildir.

Allah Rasulu:

-İnsanları Allah’ın rahmetinden ümitsiz etmeyen ve Allah’ın azabından emin kılmayan ve Allah’ın geniş rahmetinden ümitlerini kestirmeyen; Kur’anı bırakıp başka kitapların arkasına takılmayan kimsedir.[121]

 

müteakib

 

Sa’d bin İbrahim Ez-Zuhri den soruldu:

-medineliler içinde en fakih insan kimdir?

-“Allah’tan en çok korkandır” buyurdular[120]

 

müteakib

 

Es-Senci, Hasan Basrî’den bir şey sordu.Hasan ona sualinin cevabını verdikten sonra Es-Senci şu itirazda bulundu: “Fakihler senin verdiğin cevaba muhaliftirler.Onların verdiği cevab seninkine uymamaktadır.”

Bunun üzerine Hasan hiddetlebağırdı:

“Ey Ferkatcık ! Annen senin matemini tutsun.Acaba sen hiçbir fakihi gözlerinle gördün mü? Elbette göremezsin…Çünkü fakih, dünyada zahid,ahrette dinini tam bilen, Rabbine ibadet etmeye devam eden, nefsini Müslümanların şerefini ihlal etmekten alıkoyan; Müslümanların malını haksızlıkla almaktan kaçınan ve müsüman cemaata Allah’ın emirlerini hiç hatır gönül dinlemeden haykıran insandır.”

 

         Şimdi bakınız ne gördük… Fıkıh aslında Allah korkusunu havi mevzuların geneline denir. Zaten dikkat edilirse fıkhı destekleyen yukarıdaki ayet hadis ve hadiselerden hiçbirisinde fetvadan bahsedilmiyor…Hatta ilk manası Kur’an’da Allah korkusunun anlatıldığı, aşılandığı otoriter ayet-i şerifelerin umumuna verilen ad Nereden nereye…

         Cehennem ayetleri… Azab ve cezaların anlatıldığı ayetler… Kudret-i ilahi, azamet-i rabbani, lanet-i kahhari, azab-ı kahiri, ve dahi duyduğunda korkudan tüyleri ihtizaza geçiren ve bu korkunun ahirinde idraka, haşyet adında bir hiss-i kudsi bahşeden sair ayetler… İş bu zincirleme tepkimeler ile Allah’ı tanıma ve ona bağlanmayı sağlayan tüm ayet ve bu ayetlerden mütevellid hissiyata genel olarak fıkıh denilmiş…

 

Bakınız ihyasında Hazreti Gazali ne buyurmuşlar: “Talak, İtak, Lian, Selem ve İcare meseleler ise fıkıh ile alakalı değildir. Çünkü bunlarla kalbin korkutulması mümkün değildir.”

 

         Tabiî ki… İnsan bunu da değiştirecek ve lehine çevirmeye başlayacaktır. İlahi otoriteyi kendisine hem bir kalkan hem de bir kılıç edinen, şeytanın avukatı insan; umuma tesir etmek için bundan iyi araç bulamayacaktır. Böyle dedim ama hüsn-ü zanda bulunmakta gerek. Diğer cihetten hataya düşenlere de yer verilmeli…

         Sanıyoruz herkes bu gibi şeytani fikriyatta olmayacak. İçlerinde cehaletten ileri gelen ve yetersizlikten inkişaf eden bazı yozlaşmalarda var. Hakeza fıkıh. Bu konuda yetersiz bilginin doğurduğu yorum ve ondan doğan noksan efkar mahsulleri, noksan beyinlerde çabuk kabul görmüş ve kavramlar değişivermiştir. Hakeza fıkıh.

         Bir mevzuu da var ki. İşte fıkhı tastamam rayından çıkaran etken: teferruat. Şeytan teferruatlarda gizlidir vecizi, insanın şeytanı tanımada başvuracağı en ehemmiyetli hususiyettir bence. Hayatında bunu düstur edinmeli.

         Yüzeysel ve hükümran olan ayetlerin ve fiiliyatın ve efkariyatın şaşırtıcı bir şekilde ve derecede teferruatlı ve karmaşık yapılı bir ihtisas alanına dönüştürülmesine en bitalih örneklerden birisi de sanırım fıkıh.

         Halbuki fıkıh Allah’tan korkutan; aslında korku ile karışık: haşyet dediğimiz, İslamiyete ve Allah-u Tealaya has bir kavramı yüreklere aşılayan, temel mevzuyu: Allah’ı pak dimağlarda faş ettiren, kirli dimağlarda mühezziblik yapan fiil ve fikrin milli adı idi. Yüzeysel, avama da hitab eden fakat alimlerinde birçok cihetlerden tahkik edebileceği; en geniş manasıyla evrensel bir terimi arab saçına çeviren şey: teferruat.

         Arkadaşım kim daha çok Allah’tan korkar ise en büyük fakih odur. Ne siyaseti? Ne politikası? Şeriat bir devlet idare şeklidir. Şeriatta da adalet vardır. Adaletli olmayı sağlayan en kavi kanun da Allah korkusudur. Bu şekilde şeriatın devlet yönetim ahkamı dallara ayrıldığında da, her dalın muhafızı yine Allah korkusu görünecektir.

         İşte ayrıntıya girmeksizin, entrikalara dalmaksızın, kıl-u kali mesele-i ali yapmaksızın, Allah’tan korkarak fakih olabilirsin. Zaten devlet işlerinden de ziyade hayatın her karesinde izlendiğini düşünme ve müteakib mahcubiyet ve haşyet insana ne yakın ve yakışıklıdır.

         Hulasa:

Fıkıh ilmi Allah’tan korkma sanatı idi. Allah’a bir aşk derecesine varırcasına sevgi, hürmet ve saygı; bunun yanında Allah’ın gözleri önünde işlenecek olanlardan utanma, çekinme, ve korkma idi. Bu ikisi başka hangi dinde mevcut idi? Bilimin kurallarını (: bir nesne ya A’dır yahut B) bu derece yerin dibine sokan, insanı tezatların birleşmesinden oluşmuş bir zat haline koyan haşyetten başka ne olabilir ki.

         Şimdi ise teferruat ilmi olmuş fıkıh. İyi bir söz vardır sanat-ı iblise yakışır ziyadesiyle: “Sana verir talkımı, özü götürür salkımı…” Öyle muhibbim.

 

         <<”…Fakat siz mümin iseniz, onlardan korkmayın.Ben’den korkun!” (ali imeren/175)>>

           

<<… O ancak tek İlahtır. O halde yalnız Ben’den korkun!” (nahl/51)>>

           

Kâfirlerin keyfî olarak istedikleri mûcizeleri göndermeyişimizin tek sebebi, daha önceki kâfirlerin bu gibi mûcizeleri yalanlamış olmalarıdır.Nitekim Semud halkına açık bir mûcize olarak o dişi deveyi verdik de onu öldürdüler ve bu yüzden kendilerine zulmettiler. Biz o âyetleri sadece korkutmak için göndeririz.(isra/59)

——————————————————-

[120] Sa’d b. İbrahim b. Abdurrahman b. Avf’dır. Medine-i Münevvere’nin kadısı idi. Annesi meşhur sahabilerden Sa’d b. Ebi Vakkas’ın kerimesi Ümmü Külsüm idi. Bu zat Hazreti Enes’den, Ebu Ümame b. Sehil’den hadis rivayet etmiştir. Kendisinden hadis rivayet edenler ise, Ebu İbrahim, Şu’be ve İbni Üyeyne’dir. Hazret, ilimde otorite idi. Bütün günleri oruç ile geçiriyordu. Hicretin 127. senesinde vefat etti (ihya –shf:106)

 

[121] Bu hadis-i şerif, Ebu Bekr b. Lâl <<Mekarim-u’l Ahlak>> da; Ebu Bekr b. Seni <<Hidayet-u’l Müteallimin>> de ve İbnu-Abdulber <<İlim>> de Hazreti Ali’den İbni Veheb yoluyla rivayet ettiler. (ihya –shf:106)

——————————————————

 

A.Eren AKYAR

 Mefahim-i Berzah

2008-06-17

 

Sordular Söyledim: “Şiir Üzerine”

Sordular Söyledim:

“Şiir Üzerine”

 

-         Çokça sorulan ve klasikleşmiş bir soru ile başlamak istiyorum. Sizce şiir nedir?

 

-Klasik derken bu soruyu haklı gösteriyorsunuz aslında. Bu soru klişeleşmiş bir sorudur, klasikleşmiş değil. Ehemmiyetini ve ilgi çekiciliğini çoktan kaybetmiş bir sorudur. Şiir dimağlara göre şekil alan bir şeydir. “bence” şiir ne olursa olsun, ben onu nasıl tasvir edersem edeyim bunun kimseye bir yararı olmayacak. Bir yazıda: “bakın şu şiiri böyle tasvir ediyor” diye geçecek belki benim şiir hakkındaki düşüncem… Geçmiş olsa ne olacak. Okuyan demeyecek mi: “kardeşim bu adam böyle tasvir etmiş diye bende mi öyle anlamalıyım”.

Bu gereksiz bir soru.

 

-         Peki…Şiir; kah konuda, kahi şekilde sınırsızlık içermeli, bir nevi anarşist olmalı ki gerçek duygular izah edilsin, kişi kalıba sokulmamalı ki reel duygular beyan edilebilsin” diyenler var. Samimiyet için bu fikir zaruret olabilir mi?

 

-Tabi burada çeşitli ihtimaller mevzubahis. Bu yüzden dikkatli yargılarda bulunmak gerek. Bu ihtimallerden birisi; bu görüş, kalıplara ve zor şiir kurallarına bağlı olarak, yani akademik olarak şiir yazmayı beceremeyenlerin görüşü olabilir. Bu yetersizliklerine de “samimiyet için” diyerek kılıf uydurmaya çalışabilirler. Onlara sözümüz: “Divan şiirini okuyun… Hem mana, hem derunilik, hem giriftarlık hem samimiyet ve te’sir gücü, hem de akademiklik ve lirizm göreceksiniz. Eğer samimiyet ve sonsuzluk için, akademiklik (şiir kalıpları ve sair) bir dayatma ise bunların hepsini bir arada bulunduran divan şiirine, “uzaydan düştüler” mi demeliyiz? Kaldı ki bu ‘bir devrin’ meşgul olduğu iştir. Ve bu muazzamlık “bir değil bin değil” sözüyle ancak izah edilebilir. Demek ki buldukları kılıf çaldıkları minarenin şerefesini bile saklamaya yetmez.”

Kalıpların sonsuzluğa gidişte engel teşkil edileceğinin düşünülmesi ise ikinci ihtimal. Elbette kalıplar kul işi ve tutarsız çerçeveler ile belirlenirse sonsuzluk ve hürriyet söz konusu olmayacak. Fakat misak-ı edebiye-i manzume’yi teşkil eden kök unsur cevherat-ı İslamiyye ve ahkam-ı şeriyye ve dahi rıza-ı İlahi olur ise işte o zaman en ali hürriyet, şerefiyet ve her halde sonsuzluk mevzubahis olacak, şiirde de bahir ve zahir olarak inkişaf edecek.

Demek ki aslında “sınır sınır” diye bize dayatılan ahkam-ı Allah ve dolaylı yoldan O’nun tüm teferruatlı kanunnamesi aslında bir sınır değil, başka bir aleme; alimlik, ahsenlik, sonsuzluk, hürlük ve dahi deruni şiirselliğin ancak yakalanabilineceği bir aleme gitme yolu ve şeklidir…

İşte böyle…

 

-         Serbest nazımın şiir senfonisinde tahribatlara yol açtığını beyan ediyorsunuz.  Serbestinin şiirde hangi unsurları yok ettiğini düşünüyorsunuz?

 

Evet doğrudur. Bu beyanımın hakkaniyeti bazı şiir(!)leri okurken de çıldırtasıya bir tesir ile faş oluyor. Bunu açtığım çevremden de destek alıyorum.

Serbest ölçü; ki serbestlikte ne gibi bir ölçütler bütünü mevcut meçhul, şiirde ulaşılmazlığı ve değeri düşürüyor evvela. Bakınız bu hususta halk manzumeleri çok kavi birer örnektir. Onlar dahi ölçütleri yerle yeksan etmemiş hece ölçüsü gibi hem musiki ile hem dizgi ile hem de ilm-i şiir ile ters düşmeyen, çok ali ahengler ile kulağın ve idrakin derinliğinde akislenen bir ölçü geliştirme ihtiyacı duymuşlar. Bunu yaparken birtakım serbest nazımcıların dediği gibi “samimiyet” hiss-i mukaddesini öldürmemiş, şiirin tam kalbinde muhafaza etmiş ve esere tesir gücünü asla kaybettirmemişler… Demek ki oluyor…

Divan şiiri ni de yukarıda kuvvetli bir örnek olarak alabiliriz… Orada da göreceğiz ki şiirden ilmiye ve ahkamı kaldırmak en başta senfoni ve ahkamda, müteakib muazzamiyyet ve ihtişamda köklü tahribat yapmıştır. Bu yüzden şiir eskisi gibi bir cesaret işi olmaktan çıkmış, herkes adına şiir denilmeyecek kadar berbat karalamalarla sahte meclislerde gösteriş yapmaya utanmamış ve şiirin sırrı ve giriftarlığı bozulmuştur…

Genç nesile de hece veya aruz ölçüleriyle yazmalarını tavsiye ederiz…                      

 

-         Şiir ölçüsü hakkında öneri yapıyorsunuz. Muhteva hakkında da öneride bulunur musunuz?

 

Bu şiir… Muhteva biçilemez ona… hiçbir libasa bürünmez lakin üryan değildir…

Fakat tesir etmek isteyenler Efendimiz sav hakkında yazmalı. Hem kalıcı olacak hem de ses getirecektir…

 

-         Modern şiir asrımızda nasıl tevellüd eder ?

 

Bu modernizm belası bir şiirin başına bela olmamıştı demek sonunda o da olmuş. Şiir şiir olduktan beridir moderndir… Her çağa ayak uydurabilir gerçek bir şiir. Siz sfenkslerini kırıp Akhanton’u da getirseniz, kabrinden çıkarıp Muallim Naci’yi de söyletseniz, Nedim’i damlarda dolaştırsanız, Othello’nun hazinelerini de ifşa etseniz hiçbir eskimişlik ve yabanilik göremeyeceksiniz. Zevklerin tesirinden kurtulan birisi, her ciheti atlasa, cihet-i ilmiye-i şiir babında bahsettiğim şiirler gibi sahih şiirlere hayranlığını gizleyemez…

Tarihin kanatlarını çevirin bakalım, bağrından söküp alın birkaç manzumeyi…Bu devrin şiiri değil bunlar diyebilir misiniz? Hayır hayır, onlar birer mucize-i efkar, sine-i sürur-u efgandır… Samimiyet kıyameti bekleyen bekçidir. Çok devirler görmüş geçirmiştir. Görüp geçireceği devirlerden birisi de bu devirlerdir… Kimse kendini boşa harab etmesin…

 

-         Şiiri tek cümle ile özetler misiniz?

 

Nokta.

 

 

A.Eren AKYAR

Edebi Tespitler

(Birinci Mevzû)

 

Zaman Makinesi Bulundu: “Kavramlar Tartışılıyor”

 Zaman Makinesi

Bulundu:

“Kavramlar Tartışılıyor”

 

         E malumunuz devran değişiyor. Çehreler değişiyor. Hatta abartıp her şeyin değiştiğini bile söyleyenlerin olduğu bir değişmiş devranda ikamet ediyoruz. Ehemmiyetli olan bu değişken devirlere ayak uydurmak ve sair değil, bu devirlerin ne olduğunu fark etmek…tanımak !

         Fark edenler olmuştur günümüz tartışma mevzularındaki hassas noktaları. Orada onlarca konuya kompleks bir üslub ile değinen, ‘bir şey söylüyorum’ çabasında kendini boğanlar oluyor. Bu ciddi bir yaramızdır… Hayır hayır, yaramız boğulanlar değil…

         Şu yeni devri tahlil etmeğe başladığımdan beridir, içimde beliren ve hiç kurumayan bir cerahattir kavramlar. Kâh Türkiye’de olsun kahi küreselleşen dünyada olsun, bu dert, bu yara hep var. Akmaya da devam ediyor… Nesil modern(!), dünya modern, herkes modern lakin ne hikmettir ilkel devrin konuları tartışılıyor.

         Yunan felsefesi tartışıyordu kavramları. Kavramları ilmin kurucuları tartıştı. Bu günün düşünce temelini, fikirler zemini oluşturanlar konuşuyordu, tartışıyordu kavramları. Sonuca da bağlanmıştı ! Peki ne oldu da bu gün tekrar tartışılmaya başlandı kavramlar. Ve insanların kafasını, fikirlerini aşure çorbasına benzettiler. Karıştıra karıştıra bir çorba elde ettiler. Zihni aşure çorbasına çevirenler şimdi oturmuş o aşure çorbasını yiyorlar.

         Düşünsenize yeni keşiflere açılan modern dünyayı… Düşünsenize modern dünya entelektüellerini… Düşünsenize kitaplarını okuduğumuz kişileri… Efkârına sığınıp efkarımızı istif ettiğimiz kişileri düşünsenize… Hala kavramları tartışıyorlar ! Heyhat !

         Bu gün dünyada tartışılan, sonuca bağlanmaya çalışılan tek şey varsa; kavramlar üzerinde inşa edilecek yeni fikirler, yeni sistematikler, ‘yenilikler’ değil; eskiler, eskilikler, tartışılmış ve mitolojik zamanlarda sonuca bağlanmış olanlar…

         Baksanıza kaç yüzyıllık terimleri tartışır olduk. Laiklik bu gün Türkiye’nin gündemini kilitler hale geldi. Sanat icra edenler dahi sanat yapmaz hale geldi… Yahu spor yorumcuları kendi programlarından polisi eleştirip sözü laikliğe getirdiler. İnsan sormadan edemiyor. Madem bu kadar kimsenin, bu gün dahi tartışabileceği kadar anlaşılmayan ve sonuca bağlanamayan bir idare şekli(bir idea ve sair) idi neden bu ülke şimdiye kadar bununla yaşamaya mahkum edildi. Yok kolay anlaşılan bir kavram idi ise bu gün neden tartışılmakta ve her geçen gün birileri ortaya çıkıp ‘laikliğin şurası şöyle, burasında eksik şurasında fazla var’ demekte… Demekte ve sözleri tartışma mevzuu olarak kale alınmakta…

         Yahu tabiî ki takılmayın… Örnekler de takılıp laiklik tartışmasını benimle de başlatmak isteyenler olacaktır. Teşbihte hata olmaz hatasız teşbih olmaz derler. İnsafınıza sığınarak bende diyeyim. Konu bir örnekle sınırlandırılamaz. Her türlü ideoloji bu gün tartışılıyor. Hem de temelden, kavramsal olarak tartışılıyor. İdeoloji dedik ama, ide tartışılıyor, hatta idea ne demek o bile ‘tartışılıyor’, bu işin sonu “ ‘i’ ne demek kardeşim !” e kadar gidecek ve sanırım alfabenin harfleri “harfi mi yoksa harf mi” diye tartışılmaya başlanacak.

         Günümüz aydınlarının bu gibi tartışmalara katılmamaları, özellikle ‘tek kaygısı izlenme’ olan kanallarda bu gibi ‘derin amaçlar’ güden programlarda bulunmamaları gerekmekte. Bu bizi gerilere, ilkel çağlarında ardına atıyor. Sistematiklerine güldüğümüz, inanç sistemlerini ve sair fikirlerini eleştirdiklerimize benzetiyor bizi. 21.yüzyılda, uçak yerine Hazerfen kanatlarını kullanmak istemekle aynı şey.

         Peki… “Tartışılıyorsa demek ki gerçekten kavramlara gerçek mana kazandırılamamış. Eksikler olmamış olsa kimse sıfırdan kavramları sorgulamaya bayılmıyordu herhalde. O zaman bırakalım aydınlar izaha, münazara üstadları da tartışmaya devam etsinler” Diyenler olabilir… Fakat bunu diyenler günümüz şartlarını hiç dikkate almıyorlar… Ben henüz “bir açık oturum programının” sonunda sonuca bağlanan bir tartışma görmedim. Bir noktadan sonra betonarme duygularını devreye sokup, bağnazca ve körü körüne inanmalar beliriyor (bkz: firavunlaşmış duygu) ve tartışma donup kalıyor. “Evet, münazara mantığı bu değildir zaten, münazara izleyen münazaradan mantıklı bulduğu sonuçlar elde eder” diyenler olabilir. Fakat sonuca bağlanmayan münazaradan, ara cümlelerden yargı çıkarmaktan (küçük teferruatlarda takılmaktan) başka dinleyicinin elde edebileceği hiçbir şey yok.

         O halde yapılması gerekenleri konuşmakta fayda var. İlk olarak iş gerçek aydınlara ve kendini aydın sanıp ekranları işgal edenlere düşüyor. Münazara programları temel üzere çalışmaları bırakmalı ve artık bina inşa etmeli. Kavramlar eskiden ne ise şimdi de o. Kimsenin iddialarıyla kavramlar şekil değiştiremeyeceği için; kavramları açıklama yalnızca köşe yazılarında ve informatik kitaplarda yapılmalı. Kavramları sorgulamanın yeri aktüel programlar yahut kolektif mekanlar değil, ferdi eğitimin sağlanacağı mahallerdir. Kitaplar…

         Modernizm nedir? Gibi sorular bizi geriye götürür. Modernliği ‘izm’ leştiren nedir diye sormak ise ileriye taşır bizi. Kavramları henüz bilgiye adım atan toylar tartışır-öğrenir, fakat bunu kitaplardan ve sair yazılı yayınlardan yapar. Kök düşünceler aktüeliteyi meşgul ederse, fikriyattan meyva toplanamaz…

         21.yy’ da kavramları tartışmak zaman makinesini bile doğru, düzgün ve fonksiyonel biçimde kullandırmaz.

“Şeytan teferruatlarda oyalar…”

 

A.Eren AKYAR

25/05/08

 

Firavunlaşmış Duygu

İman
Sorununa
Teknik
Bir
Çözüm:
“Firavunlaşmış Duygu”

İnançsızlarla iç içe olanlar yahut devamlı onlarla sohbet halinde bulunanlar çok iyi bilirler; onlar cevap veremedikleri sorular karşısında temel bir savunma mekanizması oluşturmuşlardır.Bu da tarih öncesi devirlerden bu yana süregelmiş bir mekanizmadır. Onlar cevap veremedikleri sorular ve halledemedikleri sorunlar karşısında; engin olduğunu düşündükleri mantık ve bilimden de yardım göremeyince, tek nokta-i istinad olarak “firavunlaşmış duygularını” bilirler ve kullanırlar.

‘Firavunlaşmış Duygu’ cümlesinin aslında birçok şerhi yapılabilir. Konumuza temellik yapması açısından bunu uzunca açıklayacağız.Lakin kısa bir tanımla bağnazlık yahut her ‘halükarda kabullenmemezlik’ diyebiliriz.Firavunlaşmış duygular, tam da sorunun; mantığı ve bilimi köşeye sıkıştırdığı anda devreye girerek ve hiçbir dayanak, neden sunmadan ‘hayır hayır öyle değildir’ dedirtir.Evet size de oldukça saçma gelen bu sistemati çoğu ideolojinin temelini oluşturmaktadır.Zira bir idea, ideoloji haline dönüştüğü zaman, onun tam zıddı mantıklı bir başka idea, ideolojileşirse yinede ilk ideolojinin hükmünü yitirmediğini görürsünüz.Çünkü o ideanın betonlaşmış, firavunlaşmış duyguları vardır.Bu idea için ne kadar anti formüller üretilirse üretilsin, ne kadar kanıt bulunursa bulunsun, ne kadar ispat sunulursa sunulsun; çıkılmaz noktaya gelindiği zaman ‘yinede olsun canım’ ve türevi cümlelere bürünerek bu mekanizma devreye girer ve mantığı, nesnelliği ve bilumum tartışma kaidelerini yerle bir eder.

Aslında firavunlaşmış duygusunu devreye sokanı dıştan izlediğiniz zaman onun yenilgiye uğradığını sanacaksınız. Zira bu düpedüz bir kaçamak, bağnazlık ve körü körüne inanç demektir.Fakat dıştan görünüş ne olursa olsun şurası bir gerçektir; bu bağnaz mekanizmayı devreye sokan kişi ideasını muhafaza etmiş, ideolojisinin bir ferdini (kendini) kaybetmesini önlemiş ve dolayısıyla kazanmıştır.

Firavunlaşmış duygulara neden firavunlaşmış duygular diyoruz? Bunun yanıtını sanırım o çok ünlü kıssa ile vermemiz yetecek ve ileriki şerhlerimizi destekler nitelikte bize yardımcı olacaktır.
“…ve Musa(as) Firavunun karşısına çıkarak tebliğini tekrarladı.Firavun yine kabullenmedi ve –haşa- kendisinden başka tapılmaya layık bir şeyin olmadığını tekrarladı.İşte o zaman Musa(as): “Madem sen ilahsın o zaman şu Nil’i ters akıtta bunu ispatla” dedi…Firavun bir süre düşündükten sonra: “Tamam ya Musa(as)…yarın bu saate buluşalım, ben Nil’i ters akıtacağım” dedi…Hemen meydanı boşalttılar, Musa(as) evine gitti, rutin ibadetlerini yaptı ve yatağına uzanıp gönlü ferah bir şekilde uyudu…Firavun ise oradan ayrılır ayrılmaz sarayına gitti ve odasına kapandı…Dizleri üstüne çöktü ve Allah’a yalvarmaya başladı…’Ey alemleri yaradan Yüce Rabbim…Senin birliğine ve Bâkî liğine yemin ediyorum…Sen’in kudretin, afv ve mağfiretin sonsuzdur…Beni rahmetinin hakkı için bağışla ve benim yarın Nil’i ters akıtmama izin ver’ dedi…Bütün gece bu muhtevada, samimi dualar eden firavun uykusu gelmesin diye kendisini sakalından yukarı astı..Acı içinde dua etmeye devam etti…ta ki görüşme saatine kadar hiç odasından çıkmadı ve yalnızca Alemlerin Rabbi’ine duada bulundu.
…O an gelmişti…Musa(as) ve Firavun ve ben-i İsrail toplandılar… Musa(as): “Hadi görelim senin ilahlık iddianı, eğer sözünde doğru isen Nil’i ters akıtta görelim” dedi..Firavun Nil nehrine dönerek emir verdi: “Ey nehir…dön ve tersine ak !”…Bunun üzerine nehir Allah’ın kudret ve keremiyle döndü ve tersine akmaya başladı.Bu durum karşısında herkesin dili tutulmuş gibiydi…Musa(as) ağlayarak Rabbine duaya ve sormaya koştu…varınca : “Ey Rabbim,Sen elçine zulmetmezsin,onu boynu bükük bırakmazsın…Oradaki hal ne idi?” diye sordu…Allah: “Ey benim rasulum,kulum, elçim…Sen gece yatağında uyurken o Bana dua etti..Öyle ki kendisini sakalından astı ve –Gerçekten Var Olduğunu Bildiği Rabbisine- Bana sığındı…Fakat sen uyudun” buyurdu…

Aslında, sahihliği kuvvetli, her kıssa da olduğu gibi, bu kıssada da alınacak dersler hususunda kütüphaneler doldurulabilir .Fakat biz konumuzun desteklenmesi için bir cihetine nazarlarımızı verecek ve bu istikametten Firavunlaşmış Duygu’yu tanımlayacağız.

Gördüğünüz gibi Firavun; alemleri yaratan, her şeye güzellik, şekil ve nizam veren bir Allah olduğunu, ve kendi kudretinin onunkinin yanında kesinlikle mukayeseye alınamayacağını çok iyi biliyor ve Rabbi’sini tanıyordu. Çünkü firavun tanımasaydı; Rabbinin rahmetinin kendisi gibi müthiş bir günahkarı dahi kapsayacak kadar büyük olduğunu bilmez ve O’ndan af dilemeye cür’et dahi edemezdi…Eğer O’nun Mağfirli olduğunu bilmeseydi; O’ndan af dilemeye oturmaz,O’nun uyuyandan ise kendisine ibadet ve taatte bulunana yardımcı olacağını akıl etmezdi…Tabiî ki biliyordu, tanıyordu ve kabulleniyordu…
O’nu o kadar tanıyordu ki, O’nun ‘rahmet’ gibi manası çok deruni olan sıfatının hakkını vererek, rahmet hanesinin kapısını çok iyi çalıyordu.Diyor du ki: “Rabbim ! Allah’ımm. Ben çok aciz ve günahkarım.Sen benim içimi de dışımı da biliyorsun.Ben kendime zulmettim.Sen kullarına zulmetmezsin.Ben çok iyi biliyor ve kabulleniyorum ki; “azabımın üstünde” dediğin rahmetin benim gibi bir cürümkarın cürmünü bile kapsayacak ve temizleyecektir.Zira hiçbir hal ve durumda, hiçbir faaliyetimde Sen’in kudretini ve azametini geçmeye çalışmadım ve düşünmedim.Ben ancak nefsine uyup kendine zulmedenlerdenim.Sen ise affeden,rahmet eden, her hal ve durumda kulunun tevbesine cevap veren Rahman-u’r Rahiym, Kadir-u Azim, Afüvv-ü’r Rahiym’sin…Bu İsimlerinin hakkı için beni de bağışla ve bana dileğimi ihsan et ya Rabbi…”

Rabbim” derken acziyetini kabullenip teslimiyetini bildiriyordu.fakat bundan daha önemlisi; Allah’ın yeryüzündeki her şeyden, ve dolayısıyla kendisinden de çok yüce olacağını ve her şeyi koruyup kuşatanın ancak Allah olabileceğini itiraf ediyordu.Biz bilemeyiz…Belki de her akşam Rabbim deyip tevbe ediyor fakat her gündüz malın ve zenginliğin peşinden koşuyordu…
“Sen benim içimi de dışımı da biliyorsun” derken içini, halet-i sahih’ini döküyor ve bağışlama için O’nu kabullendiği idrak dünyasını gösteriyor, hemen ardından da suçunu kabullenerek ‘’Senden kaçılmaz’’ demek suretiyle Allah’ı yüceltiyordu…
“Sen kullarına zulmetmezsin…Şüphesiz Senin rahmetin azabının üstündedir” diyerek Allah’ı, Allah’ın sözleriyle tesbih ediyor, Mağfirli’nin kapısını güzel çalıyor, ve O’nu ne kadar çok tanıdığını bir kere daha itiraf ediyordu…
Ve dahi nice övgü ve teslimiyetlerle Allah’a teslimiyetini bildiriyor, O’nu yüceltiyor ve bu sıfatların hakkı için Allah’tan dileniyordu…ve Allah onu bu dileğine nail ediyordu…

Peki Allah’ı bu kadar bilmesine ve idrak etmesine, tanımasına ve tesbih etmesine rağmen neden O’nun varlığına ve birliğine tam manasıyla, hem iç hem de dış haletiyle şehadet edemiyordu? İnsan, bilmediğine düşman olur.Fakat o Rabbini çok iyi biliyordu. Bu hal-i garibe ne idi?
İşte firavunu firavun yapan, bu idi…Adı modern zamanda çeşitli sapkın ve kör ideolojilerle süslenecek duygu bu idi.Bu duygu ‘dünya sevgisi idi…Temelde bu yatıyordu. Beton bir blok gibi; her türlü kanıt ve zahiriyete rağmen kırılmayan kör inancın temelinde, firavunlaşmış duygunun temelinde işte bu etken yatıyordu.

Dünya sevgisi, onu şu şekilde firavunlaşmış duygulara bürünmeye itiyordu… Eğer ben Tek olan Allah’a iman edersem, O’nun kaidelerine uyarsam o zaman elimdeki makam, mansıp, mal, mülk ve bilumum dünya zenginliği elimden gidecek, ve basit sıradan bir kul olacağım… Hem bunca zaman bu hususta emek verdiklerimi tek kalemde nasıl çizip atarım.İşte bu düşünce, işte bu korku insana her şeyi yaptırabilir. Bu korku en idealist bir somutçunun da içine düşse onu körü körüne soyuta bağlayabilir, ideallerinden taviz verdirebilirdi. Bu dünya sevgisi onu firavunlaşmış duygulara mübdela kılacak ve dünyanın sonuna kadarda onu oyalayacak, meşgul, müşrik ve sonunda muzdarib edecektir.

Demek ki aslında çok müthiş bir bilgi birikimine ve bilim vs. gibi gerçekçi temellere oturtulmuş sandığımız “kıramadığımız fikirler”, aslında bağnazlık ve bağımlılık temeline oturtulmuş yokluk abideleriymiş. Aslında elinde elle tutulur gözle görülür hiçbir ıspat ve delil bulunmayan sözde maddeciler, sırf kendi çıkar ve istekleri doğrultusunda yaşamaya, inanmaya ve inandırmaya devam etmek için; kendilerini ve kendilerine inanları kandırmışlar ve körü körüne işe yaramaz fikir ve kametlere mübdela kılmışlar.
Tabiî ki kılmışlardır ve kılmaya da devam edeceklerdir. Zira onlar Kabilden bu yana dünyaya bağlanmış, zevk ve hevesata düşkün, nefsinin kölesi olmuş insancıklardır.

Hasılı Kabillerden, Firavunlardan, Karunlardan, Bel’amlardan günümüz asrına
kadar devam eden bu bozuk düşünce ve silsile, bu günde birçok sapkın aksiyonu beslemekte, beslemekten daha ziyade olarak yaşatmaktadır. Peki burada yapılması gereken nedir? Sanki yapılacak bir şey yok gibi görünüyor değil mi?…Zira karşımızdaki firavun hissiyatlı, bel’am kelamlı kişiye ne anlatırsak anlatalım bizi kabullenmeyecek.. Fakat zaten onların kabullenmeleri bize lazım değil. Biz onlar gibi kalbi enteresan bir şekilde mühürlenmiş kör cahilleri zaten ıspatlarla ve zahiriyetle çevirmeye uğraşmayıp; ancak henüz kalbleri kilitlenmemiş, gözleri nefisleri tarafından kör edilmemiş, zihinleri şeytan tarafından köle edilmemiş, gönlü ve hissiyatı dünyaya karşı derunileşmemiş; içinde yaşama ve yaşatma potansiyeli, iman ve ihlas kıvılcımı olan fertleri safımıza çekmeye uğraşacağız… Lakin şu kaçınılmaz bir gerçek ki onlarla savaşta asla onların sözleri ve saldırıları altında kalamayız .İşte bunlara karşı savunma ve saldırı silahımız onların bu firavunlaşmış hissiyatlarını bilmek ve kullanmak… Pençelerine düşürdükleri ve düşürmeye çalıştıklarına, onların bu istidatsızlıklarını, bu cahilliklerini derinlemesine anlatıp, kurtarılabilecek olan tüm ganimetleri kurtarmaktır.

Biz aksiyonun tek cihetinden bakamayacak kadar alim ve mü’miniz. O zaman biz onların silahlarını etkisiz hale getirmeyi bildiğimiz gibi, onların silahlarını lehimize çevirmeyi de bilmeliyiz. Peki, bunu nasıl yapacağız?
“Düşmanın silahıyla düşmana karşı savaşınız” Ferman-ı Sübhanisini duyduğumuz andan beridir; ince hesapları, taviz vermeyi, bir verip beş almayı öğrendik.Fakat bunları yaparken asla şirazeyi dağıtmadık, yoldan çıkmadık ve tavizleri yozlaşma ve özünü kaybetme sınırın yanına yakına vardıracak merhaleye getirmedik.

İşte biz bu asırda da; şeytanice planlara karşı, üstün mümin zekasıyla planlar yapacağız. “Sana verir talkımı kendi götürür salkımı” şeytani düsturuna karşın, canından vazgeç canlar kazan parolasıyla operasyonlar düzenleyeceğiz… ve onların bu iğrenç huylarını bile İslami sınırları ve Allah rızasını gözeterek yeniden yorumlayacak ve adeta rahmet deryasına girip çıkmış cürümkâr beden gibi, ak ve pak olarak dine kazandıracağız.

Biz firavunlaşmış duyguyu işte bu mülahazalarla yıkayıp yuyacak, dimağımıza safiî bir halette yerleştireceğiz.Elbette bağnazlığı nasıl bir rahmet çarşafına büründüreceksiniz? diye soranlar olacak. Onlara da cevabımız: “Aşk” la olacaktır…

İslam kelime manasıyla teslimiyet demektir. Hani helaliniz olan mü’mine size sıkıntılarınızın sizi çok sıktığı bir anda: “tasalanma…ben seninle kuru ekmeğe değil açlığa ve yokluğun her türlüsüne razıyım.Çünkü ben sana teslim oldum” dediğinde; dünyalar size bağışlanmış gibi olur ve o müstesna ve aciz kişiyi el üstünde tutmak için kendinizi parelersiniz…İşte İslam’daki Allah ve kul münasebetine de –Allah’ı tüm eksik ve noksan sıfatlardan tenzih ederek- o cihetle bakın.Sizin İslam çatısı altında, Allah’a karşı olan sadakat ve teslimiyetinizde de bu manalar gizlidir.Siz Allah’a teslimiyetinizi, her durum ve şartta bağlılığınızı sunduğunuz anda, Kudreti,Rahmeti ve Keremi Sonsuz Olan Allah; size hem dünyayı hem ahireti bağışlayacaktır? Şüphesiz O kullarından daha lütufkardır…

İşte bu istikamette bizde; kah onların silahını etkisiz hale getirme, kah onların silahını onlara karşı kullanma ve kahi Allah’a sadakatimizi her durum ve halde ıspatlama adına, biz de kendimize Firavunlaşmış Duygular edinecek ve ömrümüzün sonuna kadar bunlardan taviz vermeyeceğiz. Ömrünün sonuna kadar sınav edilmekle haberlendirilen ve dikkate sevk edilen biz Müslümanlar için, Firavunlaşmış Duygular çok büyük ehemmiyet arz etmekte.
Bu yüzden… Hangi çağımızda, hangi yaşımızda olursak olalım, bilgi seviyemiz ve idrak kapasitemiz hangi ölçütte olursa olsun; önümüze kanıt diye milyarlarca mantığa uygun safsata ve yalan dökülse, hepsi nefsimize ve o yetersiz mantığımıza uygun gelse ve biz bunların altında kalsak, tıpkı bu gün firavun soyluların bağnazlığı kullanıp; bu kanıtların hepsine göz göre göre ‘yalan’ demesi gibi, bizde; her halukarda teslimiyet ve her durumda, aşk derecesinde bir münasebet gibi betonarme duyguları devreye sokacak ve o anda yalnızca onlara itibar edeceğiz…

Aslında örneği verirken bu iki örneğin birbirine çok benzediğini sananlar olabilirler. Hayır ! Bu iki durum yalnızca ilk etapta birbirine benzer. Yani “mantığa uygun gelse bile kabullenmeme” safhasında… Fakat bu noktadan sonra müşriklerin firavunlaşmış duygularında bağnazlık belirir. Çünkü onların gerçekten hiçbir dayanakları yoktur. Mezara girince yitirecekleri dünya sevgisinden başka… Fakat biz firavunlaşmış duygularımızı devreye soktuğumuzda da şunun idrakinde olmaya devam ediyoruz: “evet…ben şimdi bu sorulara ve ıspat diye sunulan mantığa yatkın iddialara cevap veremedim. Ama ileride mutlaka bunların cevaplarını öğreneceğime eminim. Zira 1400 yıl boyunca milyarlarca dahi geldi ve muhtemelen Müslümanlara bu soruları yöneltti. Eğer onlar bu iddialarında doğru olsalardı bu gün Müslümanlık yeryüzünden silinir, İslam’ın adı unutulurdu.Demek ki bu benim cevaplayamadığım, fakat kesinlikle cevabı olan sorular karşısında ben imanımı yitirmemeliyim. Kaldı ki herkes kulluğundan gelen bir yetersizlikle, her şeyi elbette bilemeyecektir. O zaman ben –şimdilik- firavunlaşmış, betonarme, altın kaplı çelikten oluşan, katı fikirlerimi devreye sokarak bu şeytan vesveselerinden kurtulmalı ve hemen koşup cevap veremediğim bu safsataların gerçekten safsata olduğunu kendim öğrenmeliyim… Fakat ilk aşama teslimiyet ve aşk duyguları ile tefrikaların dolduruşuna gelip –haşa- yanlışa sürüklenmemeliyim.”

İşte her durum ve halden kendisine paye çıkarmayı başaran Müslüman, kâfirin en kavi silahını bile kendi lehine bu şekilde çevirmeli. Düşmanı tanımalı, onun silahıyla silahlanmalı ve bu yolda ser füru etmeden, duraksamadan yürümeli. Bunun için sürekli iman’ı beslemek, teslimiyeti derunileştirmek, iştiyakı körüklemek ve dirayetli duygusallığı yakalayıp yaşatmak gerek…

A.Eren AKYAR
13/05/08